Bir gün oldu. O günden sonra hayat, bir yandan yemek yiyip bir yandan izlediğim yabancı filmler gibi geçmeye başladı. Ya yemek yiyemiyorsun ya da alt yazıları kaçırıyorsun böyle günlerde, bilirsin. Ben hep alt yazıları kaçıranlardan olmuştum.

Bir gün adam vardı. Kadın da vardı. Bunun yanı sıra olmayan şeyler de vardı. Hem olmuyorlardı hem de varlardı. Tuhaflıklar. Tuhaftırlar, fırında sütlaçlar kararları tam tutturulamasa da yenilirler. Belki daha az tatlı ve belki daha az kızarmış veya çok. Herkes fırında sütlaç yapamazdı. İstenilen gibi olmazlardı, ama atılmazlardı. Olmayan şeyler hep vardır. Bunun gibi. Olmadık yerlerde. Yenilirler.

Ve bir gün düşünmezsin, iki gün düşünmezsin. Üçüncü günü olmaz bu işin. Yenilirsin.

[Flash 9 is required to listen to audio.]
73 plays

Bazı yerlerde kapıdan içeriye ilk kimin girdiği önemsizdir.

Buluşma yerlerine ilk kimin geldiği.

Kafelerde misal.

Siz oturmuşsunuzdur.

Kitap okumayı sevseniz, onu okuyor olurdunuz.

Ama sevmiyordunuz.

İşte o sebepten deniz manzaralı bir kafede oturmuşsunuzdur.

Siz denizi izliyorsunuzdur, deniz sizi.

Yazmak vardır içinizde, ama içinizde kelimeler yoktur.

Kulağınızda şarkılar çalıyordur.

Kahveler gelir gider.

Adam gelir, gidemez.

Oturur karşınıza. 

Ya da siz

Kapıdan içeriye girersiniz, gidemezsiniz. 

Oturursunuz karşısına. 

Siz adamı izliyorsunuzdur, adam sizi.

Duysanız.

Söylediği kelimeler, hiç söylenmemiş.

Ama duymazsınız.

Duymuyorsunuzdur.

Sol kaburganız, işte orası. 

Onun gözlerinin etrafındaki çizgileri, kaşlarını, yüzündeki yara izini içinize işlerken başka hiçbir duyu organınız faaliyetini yerine getiremiyordur. 

Bilseniz.

Yani o veya siz. 

Kimin kimi beklediğinin hiçbir önemi yoktur.

Git de deseniz gitme de

Gidemeyeceksinizdir.

Tanıyorsunuzdur.

Ve bir adım attı adam, diğerini eşikte bırakarak. Aynı şekilde elleri, biri kapının kolunda, diğeri belirli belirsiz sağ bacağının hizasında duruyordu. Biraz tedirgindi parmakları. Nitekim nefesi de öyleydi, soğuk. Kurutmuş dudaklarını soğuk, aralık bırakmış. Hani biri çıksa içeriden “Ben aslında buradan geçiyordum, uğradım.” demeye hazır. Biri çıkmayacağını biliyordu içeriden. O eşikte fazla kalmayacağını da.

Küçük bir çocuk değildi. Küçük bir çocuk gibiydi. Baktı. Ayakkabının bir teki yan yatmış, ötekisi düzgünce duruyordu portmantonun hemen hemen önünde. Tevekkeli daire kapısının açılmasıyla pencere camının aralığından rüzgar içeriye girmiş, şiddetlice kornişlerden geriye çekmişti perdeleri. Rüzgar şiddetli, perde ondan şiddetli, yapma çiçekleri devirmişti. Cereyan etmeyen şeyler de vardı o an. “Evde yaşayanlar var” hissi vermek için yanık bırakılmış koridorun ışıkları ve “Her şey yolunda” diyen, açık bırakılmış müziğin sesi bilmiyordu mesela. Adam da bilmiyordu ya. El ayak çekilmiş şehirler, evler ve bilhassa insanlar hiç yol üzeri olmazlar. Apartmanlar, dükkanlar ve insanlardan geçilir onlar için. Saklıdır o insanlar. Evler, şehirler. Uğratmazlar kendilerine onlar. Kendilerinde kaldırırlar. Gidilmezler onlardan. Ve alelacele terkedilmişli geçmiş zamanlardan. 

Kapıyı kapattı ve ilerledi adam. Nemli koridorlardan geçti. Yine bir kapı aralığında takılı kaldı gözleri. Eliyle hafif dayanmak istedi. Yatağı gördü önce, toplanmamış. Üzerinde bedeninin şeklini almış kıyafetleri. Duvarların bir kokusu olduğunu ilk o zaman fark etti. Kıyafetlere sarıldı ve bir nefes aldı kadının boynunda. O ana kadar alınan tüm nefeslerin şimdi içine çektiği bu koku için olduğundan artık emindi. Duvarlar kadının kokusuna, kıyafetlerse tenine dönüşüverdi. Aslında ne ev vardı ne duvarlar ne de kıyafetler. 

Ve.

Kadın “Sev” dedi.

Adam çoktan sevmişti.

Kaburganın içinde bir yerlerde kırılan bir kemik gibi batıyor etine önce. Sen hareket ettikçe yavaş yavaş, yavaş yavaş seyrediyor acı da zaman da. İnsanın yürüyüşü değişiyor bu yüzden. Doğrultamıyor bedenini. Ama kimse parmağı kesildi diye kolunu çıkartıp atmıyor yerinden. İsterse avazı çıktığı kadar bağırsın, isterse iliği kuruyana kadar ağlasın. Nasıl geçtiğinin onun için hiçbir önemi yok ama geçiyor zaman. Geçmiyor mu? Geçiyor. İnce ince çıkan derinin her sabah biraz daha kalınlaştığını görerek açıyor gözlerini. Kapıyor çenesini. Yarasının iyileştiğini görmek ona güç veriyor.  

Gece üçü çok geçiyor sevgilim.

Açıyorum gözlerimi. Gece saat üç oluyor, üçü geçiyor dört oluyor ve ben bu saatlerde senin uyuyan bedenini yanımda görerek iyileşiyorum. Bakma öyle, görüyorum. Çok güzel bir bahane de buldum şimdi kendime. Geceleri susayıp uyanıyor, hayaller kuruyorum. Kızma bana sevgilim. Çok iyiyim şimdi. 

Ama korkuyorum bir yandan da. Bir gün olur da gitmek istersen diye, kendini bulama da gideme diye seni çok uzaklara götürüyorum geceleri. O götürdüğüm yerlerde bırakıyorum seni. 

Sonra dünyanın en harika adamı olup karşımda oturuyorsun bazı günler. Gözüme değil içime kazınıyor yüzün. Hayalini kuruyorum sana bakarken sevgilim. Hiç olur mu böyle bir şey? Gidemiyorsun bir yere. O an yanımda oluşunu taşıyorum diğer anlara. Öyle hafif ki hayalin, hiç zorlanmıyorum. Anahtarını çantamdan çıkarıp kapısını senin açtığın evimize gidiyoruz. İçerki odalardan birinde şarkılar söylüyorsun sen, hani şu senin uydurduklarından, ben mutfakta yemek yaparken sana gülüyorum. 

Saat beşi geçiyor, altı oluyor. 

Uyandığında muhtemelen sokaklar ıslak olacak, yağmur başladı sevgilim. 

Kızma kızma, uyuyacağım birazdan.

Sen aynaya baktığında beni görüyorsun, ben sana bakarken bizi görüyorum sevgilim. Bundan önce söylediğim bütün sözleri unutabiliriz şimdi.

Çok mutsuzsam yakarım, diyorsun, bir tane, önünde duran sigara pakedine bakarak. Sonra kararıyor etraf. Ardından grileşiyor yüzü. Sen hep mi mutsuzsun, diyorsun. Ne desin? “Karanlıklar korkutuyor. Birer ikişer yakıyorsun.” Ve “Her zaman iyi şeyler olmuyor, biliyorsun.” O, zaman kavramının benimkinden farklı olduğunu söylüyor. Hiçler üzerine kurulu olduğunu. Hiçbir zaman iyi şeyler olmuyor, biliyorum. Sonra sigarası düşüyor üzerine. Ayağa kalkıyor. Silkeliyor, telaşlı. “Görüyorsun.” Hesabı istiyoruz. 

Olmuyor.

Yani. Yani bilmiyorum. Nasıl oluyor da kötü hissetmek istediğimizde iki sokak ötemizde savaşlar çıkmışa dönüyoruz. Çıkıp geliyor, anında. Bakıyoruz, kapımızda hüzün. Sevdiğimiz herkesi kaybetmişe dönmeyi bırakıp bizi bir türlü sevmeyen insanları düşünüp daha çok üzülüyoruz. Ya da, ya da sevdiğimiz insanlar, sevgimizi hissetmiyor. Ağlıyoruz. Sevdiğimiz insanlar göz göre göre üzüyor. Çok ağlıyoruz. Kediler bile bazen sevdirmiyor kendini ya. Elini uzatıyorsun, kaçıyor. Daha nasıl anlatayım? Ama mutlu olmak hiçbir zaman iki sokak ötemizde oturmuyor. Çok bekliyoruz, gelmiyor. Nasıl oluyor bu?

Oluyor.

İki sokak ötemizde Asiye Teyze oturuyor. Mutsuzluk dedim ya, yakışmıyor iki sokak öteye Asiye Teyze. Neyse. Biraz ondan bahsedeyim. Hemen giriş kattadır Asiye Teyze’nin evi. Geleni geçeni iyi tanır bu yüzden. Konuşmaz, ama izler. Geleni geçeni en iyi o tanır bu yüzden. Nedendir bilmem, hava güneşli de olsa şemsiyesini elinden eksik etmez. Geçen gün bir yağmur yağıyor, ama nasıl. Deli yağıyor derler ya hani. Öyle. Köşedeki fırının önünden geçiyorum tam. Fırınlar hep köşede olurlar. Bizim Asiye Teyze de fırın ekmeğinden başka ekmeği ağzına sürmez. Baktım şöyle bir, o da tam o sırada fırından çıkıyor. Koltuğunun altına sıkıştırmış ekmekleri, diğer elinde şemsiye, kapalı ama. Sakin, yavaş yavaş yürüyor. Koştum, yetiştim yanına. Teyze, dedim, şemsiyeyi aç da ıslanmayalım. Bir anda böyle sorunca tanıyamadı diye düşündüm, o yüzden bakıyor suratıma. Sonra durdu. “İçimizi ne yapacağız” dedi. “İçimizi nasıl koruyacağız evladım, içimizi nasıl kurutacağız? Bırak yağsın, ıslatsın.” Nefes aldı bir iki defa. Devam etti. “Kuru olan bir şeyler yoksa ıslak olan kimsenin gözüne batmaz evladım. Batmaz.” Durdum. 

Sonra Asiye Teyze iki sokak daha yürüdü. İki sokaklık mesafe kadar ıslandı. İçi kadar. İnsanların içlerinin ıslaklığıyla bir oluyordu yağmur altında yürüdükleri mesafe, bu demekti Asiye Teyze’nin dedikleri. Farkedilmemek için. Bense duruyordum. İçimin ıslaklığı kadar ne yürüdüm ne de saklandım dükkan sarkıçları altına. Olduğum yerde durdum. 

Vardı Asiye Teyzenin bir bildiği. Her zaman kötü şeyler de olmuyordu. Hal böyleyken güneş açtı. Önce yanaklarım kurudu.

Ama hala bilmiyordum şemsiyeyi neden hep yanında taşıdığını.

Havanın soğuk olduğunu yattığımız yerden bize bakan pencere camı söylüyordu o sabah. “Dışarısı içerisinden soğuk. Açma boşuna. Hem şimdi ne gereği var içerisini de soğutmanın” diyordu. O sabah pencere camı yağmur taneli ve buğulu. Pencere camı, pencere camından ziyade bir şehir gibi sınırıydı hüzne geçilen tarafın. Baktım, baktım.

Yüzünü göremedim. Sırtım dönüktü uyandığımda. Hal buydu ya, göremedim uyuyor mu, uyanmış mı? Nefesi söylüyordu yalnızca. Nefesi, uyuyan bir insanınkiyle aynı seyirde değildi. Sırtım dönüktü, ama hissedebiliyordu işte göğüs kafesinin içerisindekini bilen kadın. Göğüs kafesinin uyuyan bir insanınkinden daha hızlı hareket ettiğini hissediyordum. Sol omzumun üzerinden, sırtını yastığa dayamış ve gözlerini hüzne dikmiş bir adam görüyordum. İki elini kenetlemiş, başının altında. Uyanmış, öylece duruyor. Bana bakmıyor, beni uyandırmıyor. Hani uyandırsa hüzün, hüzün olmaktan çıkacak. Yapmıyor. Ayrı ayrı, ama farkında, hüzne bakıyoruz o sabah.

Kim bilir ne konuşuyoruz içimizden? Ne söylüyoruz? Neler dönüyor beynimizde? Neler donuyor? Yüzlerce günü aynı yatakta sırtımız dönük tekrar yaşıyoruz belki de. Nitekim yaşıyorum. En güzel an bile acı o sabah. Eylemin adı yaşamak. Ne yapayım, yaşıyorum. 

Bakıyorum.

Galata’yı hatırlıyorum. Beyoğlu’nu. Hafif yağmurun yağdığını. Senin yanımda olmandan mutluyum, dediğini. Denize baktığımı. Sonra gittiğini. Tekrar baktığımı. Git, dediğimi. Olmuyor, dediğini. Denize baktığımı.

Susuyorum.

Hayır, yani boğazım kuruyor. Bize anlatılanlarla anlamak istediklerimiz birbirini tutmuyor o sabah. Uymuyor. İçim kuruyor. Uyandığını bilmiyormuş gibi yavaşça kalkıyorum yataktan. Hani korkum uyandırmak değil de, “Nereye?” diye sormayacağını bildiğim için. Su içmek de değil çünkü asıl niyetim. Ama gitmem gerekiyor. Çünkü hissediyor göğüs kafesimin içerisindekini bilen adam. Kalkıyorum. Pencere camı buğulu, hava hafif yağmurlu. Ama işin aslı içerisi soğuk, içerisi sebep şu karşımızda duran camdaki buğuya. Yaklaşıyorum sınıra. Haklısın, yazıyorum. Haklısın, biliyorsun. Ben o şehir gibi bir hüznün sınırını aşıyorum o sabah. Yattığımız odanın kapısını sessizce kapayıp diğerine geçiyorum. 

Dışarısı içerisinden sıcak. Ve bir eylem yaşamak.

[Flash 9 is required to listen to audio.]
42 plays

O’nun yanında olmak muhtemelen güzeldir. Ama O’nu özlemek de kesinlikle çok güzeldi.

Bir bedene, ısınması için kaç kat giydirebileceğimi bilmiyordum.

Kırk altı kez gözlerimi açtım ve kapadım. İki battaniye ve çoraplarım vardı. Hala bilmiyordum. On iki sefer daha etti göz kapaklarım. Bu değişmiyordu. Üşümek üzerine saatlerce cümleler sıralayabilirdim. Ama hava, üşütmüyordu.

İnsanlar.

Onları bazen rüzgara benzetiyordum. Var gücümle aksi yönde adımlar atmasam alıp götürebiliyorlardı. Bir başka yerden bir başka birini bana katabiliyorlardı. Çok kez oldu bu. Bir çoğuna da olmuştur. Bir bakıyordum, elim o olmuş, yüzüm o, gözüm o. Oluyordu. 

Ortada iki seçenek varken verilmiş bir karar pişmanlığa her seferinde gebedir. Var gücüyle aksi yönde adımlar atanlar, atmasalardı rüzgarın nereye götüreceğini merak ederek yaşarlar. Orada kime karışacaklarını, kim olacaklarını. İnsan memnuniyetsiz. Hayat da bir o kadar su dökemezdi insanın eline ya. O da hiçbir zaman seçimini yapabildiğimiz şeylerin bizi memnun etmesine izin vermemişti.

İnsandık lakin.

Çoğu kez gideceğimizi bildiğimiz için gelmediğimiz oluyordu.

Tutuyorduk var gücümüzle kendimizi, karışmıyorduk.

Biliyorduk eninde sonunda bitecek. Bitmesini istemediğimiz için başlamıyorduk.

Bir rüzgar olabiliyorduk, ama asla rüzgar biz olmuyordu. Hep geliyordu, esiyordu, dağıtıyordu, gidiyordu. Dağıtsa da geliyordu. Gitse de geliyordu. Bir başka yerden aldığı toprakla belki, bir başka yerdeki çukuru kapatıyordu. Ama biz eksik kalıyorduk. Kapanmıyor, kapatamıyorduk.

Aklımıza esiyordu. Dağıtıyorduk. Esiyordu, gidiyorduk. 

Duramıyorduk.

Dursaydık.

Köşedeki sokak lambası sallanıyordu. Göz kapaklarım çok sefer ediyordu. Tek yönlü bir sefer olana dek üşüyordum.

O gün orada değildi. Ama sonraki günlerde, her olduğu yerde o günü yaşayacaktı. Ayaklarını uzatamayacak, karnına, dizlerini çenesine çekecek ve hep o günü hatırlayacaktı. Neden hiçbir şey söylemediğine dair sebepler arayacaktı. Bulacaktı. İnsanların gözlerinin içine bakarak, “Bana bunun mantıklı olduğunu söyleyin” dercesine ve yalvararak, kendi bile inanmadığı o sebepleri anlatacaktı onlara.

Eli ayağı uyuşacaktı. Doğrultamayacaktı bedenini. İğneler saplanacaktı göğsüne ama o hissedemeyecekti. Hoşuna gidecekti bu. Gitmeliydi. Çünkü hissetmemek için şimdikinden çok daha büyük bir acıya ihtiyacı vardı. 

Kendilerini artık sadece bir şeylere benzeteceği günler kapıdaydı. Farkında bile olmayacaktı bunun; bir yandan yemek yapıp diğer yandan televizyon izlerken bile benzetecekti. Bazı filmler sırf sesleri duyularak izlenebiliyorken, bazıları sesleri duyulduğu an ustalıkla karşılarına oturtmayı başarabiliyordu insanları. İşte o da, o filmlere benzetecekti O’nu. Karşısına oturmuş ve izlemişti.

Tanrı, O’nu ondan aldığı için, onlarcasını gönderecekti yerine. Bunu biliyordu. Bunun hiçbir şeyi değiştirmeyeceğine her gece şahit olacaktı. Biliyordu, bilmek geçirmeyecekti bu yarayı. 

O gün orada yok gibiydim. Hiçbir şey söyleyemediğimi hatırlıyorum. Söyleyemediklerim aklıma geliyor. O’nu bir daha görmemeyi ben istemiştim. O’nu son kez görmeyi o gün ben istedim. Anlatmam gerekiyordu. Ama O’na, O’na aşık olduğum için gittiğimi bile söyleyemedim. Neyin fedakarlığını üstlendiğimi bilmiyorum. Yüzünde, sakallarının bitimiyle gözlerinin başladığı o küçük yerde gözlerimi bıraktım. Sahiden de tahtaydı masa üstelik; ellerimi aldı. Allah biliyor, kendimden bir şeyleri O’nda bırakmak için yanına gitmiş gibiydim. O mu? Bir cümle kuruyor, susuyordu. Ardından tekrar başlıyordu. Her cümlesinde gözlerim yarısına kadar doluyor, taşmaması için dudaklarımı ısırıyordum. “Git tabii” dedim, “Sen burada yaşayamazsın, git.” O’nun, birisinin “Gitme” demesine ihtiyaç duyduğu hiçbir anı kestirememiştim. Yine kestiremedim. Aptallık ettim. “Gitme desen dahi gideceğim” dedi.

Sol kaburgam ilk defa o gün, taşıyamacağım kadar ağır gelmişti. 

[Flash 9 is required to listen to audio.]
70 plays

Dokunsam, hava ağlayacaktı. Dokunsa, ben. Ama ne ben ne de o, dokunmadık. Çok ağladım.

Oturuyorduk. 

Elimi dirseğimden büküp çenemin altına almıştım. Bir ayağım, ötekinin üzerinde duruyordu. Yerli yerindeydi uzuvlarım. Birbirleriyle düşman iki ülkenin sınır çizgisi, iki dirsek mesafemizden geçiyordu tevekkeli. Yanımdaydı. Oturuyordu. Oturuyorduk. Nefesi, soğuk savaş ilan edercesine sınırı aşıp çarpıyordu elime. Hiçbir “Dur!” emrime olumlu yanıt vermiyordu soğuk nefesi. Çevirse başını, tam sol omzunun doğrultusunda barış ilan edilecekti. Çevirmedi. Bilmiyorum, kaçıncı biz savaşını yaşıyorduk, ve kaç şehit vermiştik içimizde, bilmiyordum. Göz yumuyordum. Film oynuyordu karşıda ve üstelik biz olamayacak kadar kalabalıktı etraf. İzlemiyordum. 

Yerli yerimizdeydik. Onun eli, sol karın boşluğundaydı ve benimkisi çenemin hemen altında. Bütün bu savaş, elimin, onun elinin yanında olmamasındandı oysa. Bir daha yerli yerinde olamadı hiçbir uzuvlarımız. Dağıldı şehir. Nereye adım atsam ve her nereye elim çarpsa, eline rastgeldim. Gözleri saçılmıştı dört bir tarafa. Ve her ne hikmetse kanımız donmuş, kırmızıya bulanmamıştı bir tek iki mavi.

Yürüdük ve bir başımıza.

Ertesi günler, o güne nazaran daha dingindi. Dinmişti karmaşa. Karmaşa diyordum adına, çünkü hiçbir savaşın nedeni size söylenen değildir. Olmamıştır da. “İşler karışık”tır nitekim. Ve hiçbir savaşın kazananı olmaz, olmamıştır. Bu yüzden hiçbir savaş, bir kerelik değildir. Hepsi bu yüzdendir bilhassa. 

Ertesi günler, o güne nazaran daha eksiktir. Eksikti mütemadiyen. Savaşın izlerini silmek için ortaya saçılmış uzuvlarını toparlamak yeterli olmaz insanın. Kolun bacağındır ki, iki kilometre ötede, bir düşman ayağının doğrultusundadır. Halbuki sen, iki kilometre gerisinde. Ve artık hep eksik, eksik ve dağılmışsındır. 

Ne demiştim? Savaşlar, hiç, bir kerelik olmamıştır.

Ertesi günlerden birinde ikinci savaşımızı vermişizdir, çekilmişizdir topraklarımızdan. Bu seferki sınır, iki göz mesafemizden geçiyormuştur. Irza geçiyordur mesafeler. Yaşamak için oradayımdır. Devam edebilmek için. Hayran. “Bundan, bundan” diyememişimdir. Dememişimdir. Susmuşumdur. O konuşmuş, ben susmuşumdur. O gitmiş, ben kalmışımdır. Kazananı olmamıştır savaşın. Lakin bir marşı mutlaka olmuştur savaşların. Dingin ve kabullenmiş, uyumuşumdur.