Birazdan belinden silahı çıkarıp masaya bırakacak ve bordo renkli gümüş çenesinden emanet laflar dökülecekti. Benimse yapılan bu harekete karşılık sorularım olacaktı. “Böylesi bir adam gündüz vakti üzerinde niçin silah taşırdı?” diyecektim. Böylesi bir adam gündüz vakti niçin öldüresiye konuşurdu? Oysa olumsuz düşünceleri dile getirmenin bile bir yeri, zamanı vardır, derdi. 

Hangi adam, hangi insan güpegündüz bir kadına, bir insana nişan alır ve ateş edebilirdi şimdi? Namlunun tam karşısında ipe dizilmiş balonlar gibi duran gözlerim “Ne yeri ne zamanı” dercesine bakıyordu. Denizin üzerinde öldürmek yasalmış gibiydi. “Siz hiç bir cenazede süper lotoyu tutturmuş bir adamın sevincine şahit oldunuz mu?” diyordum. Olmadınız. Üzüntünün orta yerinde sevince rastlanmazdı çünkü. Kıyısında da rastlanmazdı, köşesinde de. Can ağırdır çünkü, çöktü mü bir kere insanın üzerine öyle kolay kolay kalkılmazdı altından. Fakat mutluluğun içinden, yine mutluluğun herhangi bir yerine adım atacakken dolanabilirdi kahır, ayaklarınızdan iliğinize. 

İki kelimede yerle bir ediyordu; “Kokuları yakın!”

Bir adam doğuruyordum bir sabah vakti o gün. Bir adamın ağzı aralanıyordu ve o adamın ağzı aralandıkça güneş yukarılarda bir yerlerdeyken bir kadının rahmine düşen bebek çıkarılmak isteniyordu zamansız. Çünkü bu öldürme işi her zaman görünenler için söz konusu değildi. Bir gün güneş, öğle saatlerinde batıverdi. Gündüz vakti gece bir gibiydi etraf. Yalnızca bir organla ilgiliydi canınız, yalnızca yaşamanız içindi. Sağlıklıydınız. Sabah boğazınızdan geçen ilk şey çay oluyordu sonra sigaranız. Öğlene doğru eğer boş durmuşsanız tekrar acıkıyordunuz. Geziyordunuz. Bakıyordunuz. Tekrar acıkıyordunuz. Bütün acılar açlıktan geliyordu. Yatağınıza yatıyordunuz, yatağınız kirleniyordu yalnızlığınız boyunca. Fakat bir canınız olsaydı eğer, çok kişi daha yaşayacaktı sizinle beraber. Ama canınız olsaydı, acıyacaktı da. Çünkü siz, sizinle birlikte yaşayan çokça kişi arasında, onlarla birlikte, onlar gibi, tek bir kişi için yaşayacaktınız. Tartışmasız bordoydu her taraf. Dudaklarınız bir tonu, yanaklarınız başka bir. 

Ve her şeyi anlıyordunuz, yabancısı değildiniz başka bir canın.

image

Mutfakta yarın sabah yemek üzere alınmış şeyler duruyordu. İstesen bilmem nerenin kraliyet ailesine yaraşır sofralar kurabilirdin. Sen buzdolabının kapısını açtın ve boynundan bir kralı kiler odasının tavanına astın. Biz bir sabah ölü uyandık. Kimse konuşmadı. Alt kat komşumuz taziyeye geldi. İyi insanlar olduğumuzu söyledi ve bize bir bahçe armağan etti ışıklar içerisinde. Gözlerimiz yumuktu oysa ki artık. Artık bizim üzerimizde çiçek bile açmazdı. Isırgan otları biterdi ancak senin üzerinde. Değeni yakardın. Bu sebepten senin cehenneme gittiğine inanırlardı. Oysa biraz şarap herkesi yaşatırdı. Çok fazla konuşmazdık. Lakin ağzını her açışında cehennemden bir kor üzerime sıçrardı. Sen yanardın ve beni de yakmıştın. Benimse üzerimde bir ot bile yeşermezdi. Diğer kabirlerin üzerinden dökülen yapraklar birikirdi çukurlarımda. Kimsenin temizlemeye tenezzül etmediği kiralık yapraklarım olurdu benim. Ben, bir rüzgar beklerdim. Yaşamı boyunca tek başına olan bir ev sahibi niçin kendine bir ortak arasındı ki? İflas mı etmişti? Yemin ediyorum, eğer öleceğimi bilseydim kendime bir eş aramaya razı gelirdim. Lakin bu bizden ölümüne saklanan bir sır şimdi. Bu sebeple birileri alsın götürsün çukurlarımdaki misafirleri, boşluklarım boşluk olarak kalsın. Ben bir başıma olmaya alışmışım anlayacağın. İçinde bir şeyler taşımak istediğimiz sepetin hafif bir malzemeden yapılmış olanını tercih ederdik. Daha fazla ağırlaşmamak adına. Alkolün yaşayanlar üzerindeki etkisi ise sürekli değişiyordu. Çok konuşan ya da çok bilen hep susuyordu. Bilmeyen konuşuyor. Ben ömrümü başka bir ömrü sırtımda taşımak adına büyük eksikliklerle geçiriyordum. Ötekinin yükünü hafifletmek için büyük delikler açıyordum üzerimde. Ötekilerinse çıkıntılarındaki dikenler, ısırgan otları bir yapboz parçası gibi içerime geçiyor, beni derinden yaralıyordu. Ve bir sabah ikimiz de ölü uyanıyorduk. Öyle ki bu yapbozun öğretici olanları da vardı pek tabii. Ben çok küçükken akrabalarımdan bir tanesi hediye etmişti birini. Fakat dediğim gibi o zamanlar küçüktüm, ilkokul ikinci sınıfa anca gidiyordum belki. Bir geceyse, bildiğim bir şey olmadığına inanıyor ve öğrenmeye hazır hissediyordum kendimi. Ve bir sabah hiçbir şey hissetmediğini bilerek uyandım. Bundan sonrasında cehennem de olsa kadehler kalkıyordu arşa. Sonra yanaklarından, yanaklarımdan öpüyordun.

"Tekrar söylüyorum
Öğretmezsen öğrenemem
Tekrar söylüyorum bir son var
Son defanın bile sonu
Yalvarmanın son seferi
Sevmenin son seferi
Rol yapmayı bilmemeyi bilmenin
Söylemenin son seferinin bile bir sonu
Beni sevmezsen sevilemem
Seni sevmezsem sevemem.”

Her şey ters gitmeye başladığında, omuzlarım çöktüğünde, yani işte ağır geldiğinde her şey, yaşamış olduğum hayatı bir köşeye bırakır eski fotoğraflara bakmaya başlardım. O an elimde taşıdığım bir amerikan ordusu kadar kalabalık poşetler gibi olurdu hayatım. Market alışverişi dönüşlerindeki köşe başlarıysa soluklanma mevkim olurlardı. O poşetler ki bazen sen farkında olmazdın, insanın elini keserlerdi. Sen farkında olmazdın, ağır gelirlerdi. Uzun ve zorlu bir yolun, beklenilen ve o çok hayali kurulan mutlu sona yaklaşmanın sevincini taşıyan yeni bir yola bağlandığı köşe başları, tam da bu noktada bize sunulan bir lütuf olur, nefes olurdu. Ama sen farkında olmazdın yine. Fotoğraflar bu köşe başlarıydı. Poşetlerse hayatım.

Zaman zaman ikimiz de durur, eski fotoğraflara bakardık. Ve çoğu zaman şimdikinden çok daha fazla mutlu olurduk. Anlayacağınız, umut dolardık geçmişi düşünürken. Zorlu ya da mutlu geçmiş bize nefes olurdu, farkında olmazdık. Elimizdeki yükleri unutur, koşar gibi olurduk.

Ve bir gün, hatırlamıyorum nerede, bir adamın üzerindeki giysisinde “everything will be over” yazıyordu. Ne zaman nefes almaya çalışsam bu sözle birlikte o adamı hatırlıyordum ve ellerimdeki amerikan ordusu ilk ateşini açıyordu üzerime. Bir amerikan askeri gözlerime bakıyordu. Bitti, demek yabancıydı; bittiğini göstermek bizden biri gibi. İyi de kötü de biterdi. Anlamak da iki türlü. Fakat anlamıyorum, anlamadığım bir şekilde bir yabancı iyiye nişan alıyordu anlıyordum.

"Hesap soracaktık kahrolsundu kanı yerde kalmayacaktı

Yepyeni güneş sistemleri kuracaktık mesela denizler ırmaklara akacaktı

Acayip düşlerim vardı anlatsam inanmazsınız

Mesela titreyip kendimize dönecektik tarih kitapları bile utanacaktı

Aşkı aşk gibi yaşayacaktık ölümü ölüm gibi anlamazsınız

Yani tahrip gücü yüksek güneşler gibi patlayacaktık

Milyonlarca şiir doğacaktı can çekişmelerimizden

Mesela annem bir daha ağlamayacaktı

En serseri sevinçlerimizle bir poyraza uzatıp alnımızı 

Ellerimizi kollarımızı sallaya sallaya dolaşacaktık bütün meydanları

Meydanlarda çocuk bahçeleri meydanlarda panayırlar

Ve uğruna sokak sokak öldüğüm bütün şafaklar

Çingeneler kucağımda düğün alayları kurulacaktı

Yerde kaldı anasını satayım

Hepimizin kanı yerde kaldı.”

-Uğur Özakıncı

Suna, geçen gün karıncaların üzerine basmamaya çalışarak yürümüştüm yolda. Küçük bir sıcaklık görmüştü ülkemiz ve sonra hareketlenmişti tüm canlılar.

O gün, yürüyorum ve her bir adımımdan sonra geriye dönüp bakıyorum ayağımı kaldırdığım yerin altına. Bizlerin bir adımı kadar olan hayatlarını -bunun sanki farkındalar- son süratle yaşıyorlar. O sıra aklım karıncalara zarar vermemek üzere, zarar verme korkusu taşıyarak ilerlerken ardımda ölümcül bir hasar bırakıp bırakmadığımın sağlamasını yaparak çalışmasını devam ettiriyor. Aynı aklım daha sonra karıncaları bir kenara bırakıp bizleri düşünmeye başlıyor. Diğer insanların bir adımı kadar olan hayatlarımızı -bunun hiçbir farkındalığını taşımadan- son derece yavaş ve büyük bir görmezlikle yaşadığımızı anlıyorum. Ah Suna, bunları Karin’e anlatmaya kalkışsam konuşturmaz beni. “Bir karıncayla bir insan bir olmuyor” der. Fakat bir insanla insan da bir olmuyordu Suna. Bir insan, karıncalara zarar vermemek üzere pür dikkatle -ki muhakkak ezilecekler- kendine ayrılan yolda giderken, yine ardına bakıp onların ne kadarına zarar verdiğini ya da vermediğini kontrol ediyor. Başka bir insan, kendinden başka bir insana daha ayrılmış olan o yolda, ya da insanlara, onların nerede durduklarını, nasıl olduklarını görmeden ilerlemenin de dışında, tüm serin kanlılıkla, geriye dönüp nasıl zarar verdiğine dahi bakmaksızın, belki zarar verdiğinin farkında olmayacak müthiş egosuyla yürüyüp gidiyor. Karin burada muhakkak bir şeyler söylerdi. Fakat söylenecek fazla bir şey var mıydı, sanmıyorum. Bir karıncayla insan bir olmuyordu gerçekten de Suna. İşte böyledi. Bütün yaşamlar bu kadardı. İnsanlar başkaydı. Göğsünün altında, -derinlerde bile- kaburgasının da içinde kalp yoktu birkaçının. Birkaçının da hemen derisinin altında duruyordu.

Çok güzel bir unutma yeteneği edinmemiz gerekiyordu Suna. Çok güzel. Ama sen bunları kafana takma. Hiç yere bakma.

"…

Gelgelelim,

Beter, bize kısmetmiş.

Ölüm, böyle altı okka koymaz adama,

Susmak ve beklemek, müthiş

Genciz, namlu gibi,

Ve çatal yürek,

Barışa, bayrama hasret

Uykulara, derin, kaygısız, rahat,

Otuziki dişimizle gülmeğe,

Doyasıya sevişmeğe, yemeğe…

Kaç yol, ağlamaklı olmuşum geceleri,

Asıl, bizim aramızda güzeldir hasret

Ve asıl biz biliriz kederi.

İçim, bir suskunsa tekin mi ola?

O Malta bıçağı, kınsız, uyanık,

Ve genç bir mısradır

Filinta endam…

Neden, neden alnındaki yıkkınlık,

Bakışlarındaki öldüren buğu?

Kaç yol ağlamaklı oluyorum geceleri…

Nasıl da almış aklımı,

Sürmüş, filiz vermiş içimde sevdan, 

Dost, düşman söz eder kendi kavlince,

Kınanmak, yiğit başına.

Bu, ne ayıp, ne de yasak,

Öylece bir gerçek, kendi halinde,

Belki, yaşamama sebep…

Evet, ağlamaklı oluyorum, demdir bu.

Hani, kurşun sıksan geçmez geceden,

Anlatamam, nasıl ıssız, karanlık…

Ve zehir - zıkkım cıgaram.

Gene bir cehennem var yastığımda,

Gel artık…

    -Ahmed Arif

"Elime geçmeyecek bir şeye açlık duyuyorum, her şey sığ ve tatsız, yorgun ve daha kullanılmadan yıpranmış."

İngeborg Bachmann

Sen gidersin denklem düşer ben aşk olduğumu ağlarım

Bir kelebek konduğu yerde bir mayın olduğunu anlar.

Onur Ünlü