"Bundan sonra bana ait olmayan her şeye hayır diyeceğim. Cennete, cehenneme, topuklu iskarpinlere, gece elbiselerine, erken uyanmaya hayır. Bütün abilere hayır cahit adamı! Cahit adamı! Bu sabah uyanır uyanmaz sizi düşündüm ama sanmayın ki, özel bir adamsınız arzunun kapısı açık kaldığında, içeri mutlaka biri girer.”

Hüsnü Arkan.

Birden bire sonsuz genişlikte bir ev geldi aklıma. Ve evin dört odası. İki banyosu. Biri birinden bağımsız birbirine bağlı koridorları. Kavrulmuş kahve kokulu mutfağı evin. Sonra mantıklı düşünceler üretmeye başladı beynim. Kaçarcasına gidilen bir yerin, oradan kaçma sebebi unutulana dek, içinde, oraya geri dönüş için fırsatlar kollayacağını söyledim. Dönüleceğini de. Lakin bu unutma düşüncesi kanser gibi bir şeydir. Doğruyu söyleyin. Eliniz eskisi gibi uzanmadı o yatağa öyle değil mi beyefendiciğim? Çünkü unutmak, bir kanserli hücre gibi sıçradı elinize. Eliniz gitmedi. Bir ara düşündünüz değil mi? Çünkü bir ara düşünmek yaşatacak birilerini. Ayağınız geçmedi birbirine bağlı koridorlardan. Mutfağa hiç girmediniz. Kahve içmediniz. 

Beynimiz inandırıcı bir yalan veyahut da affettirici bir sebep istiyordu bizden, onların bizde olmasını sağlayacağı. Bizler, hepbirlikte, onlarda değildik. Düşünmemek, düşünmemek istiyorduk. 

Şimdi hiçbir şeyin, en fazla hiçbir şey olduğu zamanlardı. Dört buçuk milyar yıllık bir dünyanın üzerinde yaşıyorduk ve dört buçuk milyar yıldır zaman geçmişti, yine geçecekti… Fakat dünya ve zaman arasında ilişki kurarak kendimizi ne denli hafifletmeye çalışırsak çalışalım, dünya, zaman geçtikçe ağırlaşacaktı ve ağırlaşıyordu. Yeni doğanlarıyla ve ölenleriyle, ne doğuyor ne de ölüyorduk.

image

"…Hayal kırıklığı insanı öldürmüyor, yengecim! Yalnızca, yaşama azmimiz bir parça eksiliyor; başka bir şey olmuyor… Bir defa daha ayağa kalkana kadar, eskisi gibi gülmeye başlayana kadar, günlük işlerin hengâmesine tekrar dönene kadar, bir vakit bocalıyoruz. Sonra yara izi gibi bir şey kalıyor… Zamanla kabuk bağlıyor. Elin hep oraya gidiyor; kaşıyorsun… İnsanın, diliyle eksik dişini yoklamasına benziyor. Sonra kaşımamayı, yoklamamayı öğreniyorsun.

Hepsi yalan tabii… İnanma! Ben daha çok gencim.”

"Şimdi, geldiği kadar sebepsiz ve ani çekilip gidiyordu. Fakat benim için bundan sonra eski uykuya dönmek imkanı yoktu." 

-Sabahattin Ali. 

Ateşteki kahve gibiyim Suna. Az sonra annem girecek şu kapıdan içeri. Çayı koyacağım ocağa. Annem, bir deniz donanması gibi gelecek: Güçlü ve ıslak. Annem, artık ağır gelen bir dalda kiraz. İlki ya da sonu belli olmayan bir bahar. Yaprak döküntüsü, sarı ya da yeşil. Bir göç kuşu annem: Yanağına veda busesi bırakılmadan gidilmiş. Fırsatsız, zamansız. Bütün bunlar manasız Suna. Fakat biliyorum, annem gelecek. 

Bir şiirde aşktan hissediyorlardı Suna. Seninle biraz aşktan hissedebilir miyiz? Çünkü bahsetmek bir aşktan, büyük ahmaklık olur. Cevabını bilmediğimiz bir soruya “Evet” demek olur aşktan bahsetmek. Biz seninle biraz kumruyuz, biraz ahmak. Hem bak, balıklara yem vermek gerekiyor. Hiç düşünme şimdi balıkları. Sen şimdi her şeyi biraz düşünme. Otomatiği bozulmuş apartman kapısını biraz düşünme. Her kilitli yerin bir hırsızı var. Biraz düşünme İstanbul’dan geçen bir rayın en yakın hangi şehre götürdüğünü. Her gidişin de bir ayrılışı var. Zaten bir yerden bir yere anca kumrular gitsin Suna. Çok düşünen bir adamın becerebileceği şey değil bu ayrılmak. 

Fakat annen gelecek, biliyorum.

Yine de (keşke) bir kenara bırakalım (-bilsek) annelerimizi Suna.

Kent, sevdiği kadını görmek için yola çıkan adamlarını bekliyor burada. Köydekilerin ateşte sütü beklemelerinden farksız her şey. Bir taşımlık kaldık her şeye. Yola çıkma sebeplerine rağmen, yine yolda, karşılaşabilme umutları yeşertiliyor karşı iki cins arasında. Yola çıkma sebepleri fark, karşılaşabilme umudu taşıyanlar eşittir sıfır. Sen biraz düşünme Suna. Su iç umutların üzerine. Umutlar yeşermez. Sular yaşartır. Bazı sular yaşartır Suna. 

 

"Bak" dedi, "Ne diyeceğim." Başka şeyler, bambaşka şeyler düşündüğüm anlaşılmasın diye tezgahın başına geçmiş, önümde duran yoğurdu var gücümle çırpmaya koyulmuştum. Bu gibi anlar, yani anlaşılmak istemediğimiz zamanlar, anlaşılmamanın gücünü çırpmanın şiddetinin belirlediği, veya uğraştığımız şey her ne ise, onunla ne kadar fazla uğraşır gibi göründüğümüzün belirlediği zamanlar olmuştur çoğu zaman. "Bırak şimdi elindekini" dedi. Hayat da böyledir. Yüz yüze gelinsin ister. Gelinsin ister. Göz, gözü görse anlayacak, anlayacaklar. Bir keresinde fazla yabancı olmayan orta yaşlı bir adama sormuştum, "Nasıl anladın?", diye. "Bazı şeyleri anlayamazsın, hissedersin", demişti. Ve bu his, hiçbir zaman bir sonraki hisle aynı olmaz, benzeşmezmiş. "Hissetmeye yeltendiğinde hissedemeyince anlarsın." Döndüm, baktım. "Bana pişmanlığı tarif edebilir misin?" dedi.

Öğlene doğru sokağa çıkmıştık. Bütün yolların sonuna çiçek koymuşlar. Duraklar, falan filan. Öyle ki dönülen yerleri düşünen yok. Ve yine hayat gibi diyorum. Her şey önümüze bakmamız için-miştir. Kimse gittiği yerden bir dal sümbülle dönmez. Bir kere yitilen bir yere de kimse çiçekle gelmez. Ve yine yaşarken, kimsenin bundan haberi olmaz. “Al sana pişmanlık” diyorum. “O çiçeği bekleyerek yaşıyorsan çoktan pişman olmuşsundur.” 

Akşamüzeri anlaşılıp anlaşılmadığım zamanlar üzerine düşünme fırsatı edinmiştim kendime. Eve dönmüş ve tezgahta yoğurt olmaktan çıkmış bir yoğurda baka durmuştum.

"Ve böylecedir

birisi ölür

ve birisi yaşar

Hiçbir avcı,

çukura dökülen hor bir arkta inci avlamayacaktır.”

Karanlıklardan geçeceğiz, karanlıklardan. Önümüze taşlar çıkacak. Çoğu kez bu taşlar doğuştan orada bulunmayacak, insanlar tarafından sonradan önümüze çıkarılacaklar. Hep birlikte Bacon’u anacağız. Hem öyle bir çıkarılacaklar ki, sorma. Kimin ve niçin öyle bir şey yaptığını sormaya fırsat bırakmayan acılar yaşatacaklar. Sorma, sormak aklımıza gelmeyecek. Sorma, çünkü kimse cevap vermeyecek. Kimse cevap vermeyecek ve sen de, böylece deliye döneceksin. Gerçek şu ki görmüyorsun, görmeyeceksin, karanlıklardasın, çoğul karanlıklarda ve her şey bir anda olup bitecek, her şey. Hazırlıksız yakalanacaksın acılara. Şaşacaksın, aniden bastıran sağanak yağmurlar gibi yağacak acılar üzerine, elin kolun bağlanacak. Senden başka, seninle birlikte, başka karanlık yollarda yürüyen insanlarla tanışacaksın. Onlara, aslında bildikleri bir şeyi anlatıp, -çünkü onlar da aynı yoldan geçmişlerdi, yine onlar tarafından balıkların suda yaşadığı gerçeğini bilmek kadar olası bir bilinçle anlaşılacak, fakat, bunu bilip, yine de onları sudan çıkarıp avlayacak kadar umarsız olan davranışlarıyla karşı karşıya kalacaksın. Anlaşılmadıkça alışacaksın. Anlaşılmamaya alıştıkça anlatmayacaksın. Ve bütün bunlar olurken, sen karanlıklar içinde yürürken yani, en son aydınlığından bu yana hiç ilerleyemediğini aslında, bir sonraki aydınlık sana geldiğinde anlayacaksın. Bir sonraki aydınlık sana geldiğinde nasıl bir önceki aydınlık kadar olduğunu, -kaldığını, göreceksin.

Ah, bu kumru bile olamayan halimizle nasıl bir çıkmazın içinde çırpınıp duruyorduk biz Karin? Çözülür deseydiniz, bir kuş gibi ürkekçe size inanabilir miydik?

İnanırdık efendim. Çünkü biz karanlıklardan geçtik. Biz bu karanlıklardan geçerken, -her ne denli alışmış olsak dahi, aydınlıkları düşledik. En son aydınlıklarımızı. Bir serçenin dudağınızdan su tutuşunu, yediverenlerin nasıl güzel koktuğunu, bir derenin sırtınızdan akıp yatağını buluşunu. İnanırdık efendim.

Nitekim hiçbir zaman, zaman bir kanguru gibi geriye yürüyemeyen bir canlı olmaktan ileriye gidemeyecekti. Oysa bir canlıysa, ileriye muhakkak gitmesi gerekecekti. Bu, yaradılışın bir getirisi. Sizin yaradılışınızla bizimkisi bir kuple örtüşmeyecekti. Biri elinize bastığında, sizin canınızın acıdığını göz yaşlarınız yerine öcünüz gösterecekti. Bir hırs kaplayacaktı etrafı. Kumrular ötüşmeyeceklerdi. 

İpekten bir kuş konmuştu ipekten de ince tenine. Daha önce kulağına çalınan bir şarkının bir yerlerden bir şeyleri hatırlatır gibi olacağı, fakat neyi hatırlattığını anımsayamayacağı, hatırlayacak bir şeylerin olup olmadığını kestiremeyeceği günler yaşayabileceğini düşünmemiş bir uzak ülkeler efendisiydi. İpekten bir kuş kanat çırptı göğsünde. Efendi heybetli, büyük. Efendi güçlü. Bir kuş, ipekten bir kuşsa eğer her kanat açışında bir parça eksiltirdi üzerinden. Kuş narin. Küçük. Fakat ne ki, en dev bir beyefendinin yüreği bile bir kuş kadardı. İpekten bir kuş kanat çırptı efendinin sol göğüs kafesinde. Her ne vakit kanatlarını açtıysa kendi cüssesinden bir o kadar daha genişliyordu. İpekten bir kuş büyüyordu. İstiyordu, büyümek istiyordu. Büyüyecek, bütün bir kalbi kapsayacaktı efendinin sahip olduğu. Her ne vakit büyümek için kanatlarını açtıysa o vakit bir yürek yıpranmaya başladı. Yavaş yavaş bir yürek zedelendi. Kalbin aşınan duvarları arasından uçup gitti artık kırmızı olan rengiyle ve kırmızının da ağırlığıyla. Yine küçük, yine narin. uzun uçuşlar olmaksızın artık fakat. Duraksayarak. Efendiyse hala büyük, heybetli. 

İpekten ince bir el konmuştu o gün tenine. Efendim, nasıl olmuştu da hissedememiştiniz üzerinizde yaşanan o sarsıcı depremi içinizde? Hiç anlayamayacaktım, gerçeğe en yakın olduğumuz zamanların, yaşamın sahteliğinin tutacağı zamanlara denk gelişlerini. Nasıl boyandığını, ne giydiğini bu yaşam üzerine de ikiyle ikinin toplamının üç ediverdiğini. Henüz anlayamadan her şey olup varacağı yere varacaktı. Bunu bilmiş olmanın getirdiği çaresizlikse en dev bir efendinin kalbinin ağırlığından daha ağır yer kaplayacaktı üzerimizde. 

Böyle diyordu Karin, gençlik sesiyle, içli sesiyle, içkili sesiyle. “Ne düşünüyorsun” diye sormuştum beş dakika önce. “Hiç” deyivermişti önce. 

Eskiden, çok çok eskiden, biri, bir bitki büyütmeye karar vermiş evinde. Almış ve onu evinin bir köşesine koymuş. Dışarıdan güneşi almış bitki, içeride sevgi varmış. Sonra, daha sonra büyümüş bitki, dalları uzayıvermiş, çiçek vermiş, yeşermiş. Yerini sevdi sanılmış bitki. Ya da sevmiş. Daha da sonra, artık bundan da sonra, o bitkinin diğer bütün türleri için kainatta tek bir yer edinilmiş. Kendinden sonraki bütün bitkilerin kehaneti olmuş, cam kenarlarında, gölgede, üç günde bir sulanmasıyla bir bitki. Bundansa hemen sonra, farklı evlerin aynı türden yerlerinde bu bitkiden yetiştirilmeye çalışılmış. Dışarıdan güneşi alan, içerisi sevgisiz. Üç günde bir defa sulanan, günde bir defa konuşulmayan başka başka evlerde. Solmak bundan. Yitmek bundan.

Bir keresinde çok istediğim bir şeye kavuştuğumda “Bu kadar mı” diye sormuştum içimden kendi kendime. O kadar olduğunu çok istediğim bir şeye kavuşamadığımda anlamıştım bir keresinde. Bir keresinde mutlaka mutlu olmuştum. İki tane yaşlı adam görmüştüm hiç konuşmadan yürüyen. Yolda bir şarkı duymuştum. O an çok sinirlenmiştim. Bir keresinde yaptığım şey doğru değildi. Kötü bir şey yapmamıştım hiçbir keresinde. Yine de bir keresinde konuşmamıştım. Herkesi mutlaka bir keresinde dinlememiştim. Yaptığımın ne kadar yanlış olduğunu anlamıştım. Çok geç olmuştu bir keresinde. Çok geç olduğunda evden çıkıp gitmiştim. Bir keresinde çok geç olmadan çıkıp gitmek istemiştim. Kendimi insanların yerine koymak yerine bir bitkinin yanına koymuştum her keresinde. Her karesinde bir şeyler olmuştum yaşamımın. Yaşamın bir başkalarıyla olan karelerine denk düşmemişlerdi bir keresinde bir yaşamım. 

"Gidelim" dedim kendime, bir başka evin aynı yerine. Kara yolları, hava, deniz aşırı her neyse, onunla. Savunmak zorunda olmadan, suya gerek duymadan nasılsa büyürüm istesem de istemesem. Ki eminim sonsuza dek, bir keresinde çok güzeldi yaptığım şey. Ama susuz olmaz. Arınmadan olmaz.

Keşke bir keresinde bir kerelik olması takdir edilmeseydi. Bu aralar tek arzum buydu Karin. 

image