Ateşteki kahve gibiyim Suna. Az sonra annem girecek şu kapıdan içeri. Çayı koyacağım ocağa. Annem, bir deniz donanması gibi gelecek: Güçlü ve ıslak. Annem, artık ağır gelen bir dalda kiraz. İlki ya da sonu belli olmayan bir bahar. Yaprak döküntüsü, sarı ya da yeşil. Bir göç kuşu annem: Yanağına veda busesi bırakılmadan gidilmiş. Fırsatsız, zamansız. Bütün bunlar manasız Suna. Fakat biliyorum, annem gelecek. 

Bir şiirde aşktan hissediyorlardı Suna. Seninle biraz aşktan hissedebilir miyiz? Çünkü bahsetmek bir aşktan, büyük ahmaklık olur. Cevabını bilmediğimiz bir soruya “Evet” demek olur aşktan bahsetmek. Biz seninle biraz kumruyuz, biraz ahmak. Hem bak, balıklara yem vermek gerekiyor. Hiç düşünme şimdi balıkları. Sen şimdi her şeyi biraz düşünme. Otomatiği bozulmuş apartman kapısını biraz düşünme. Her kilitli yerin bir hırsızı var. Biraz düşünme İstanbul’dan geçen bir rayın en yakın hangi şehre götürdüğünü. Her gidişin de bir ayrılışı var. Zaten bir yerden bir yere anca kumrular gitsin Suna. Çok düşünen bir adamın becerebileceği şey değil bu ayrılmak. 

Fakat annen gelecek, biliyorum.

Yine de (keşke) bir kenara bırakalım (-bilsek) annelerimizi Suna.

Kent, sevdiği kadını görmek için yola çıkan adamlarını bekliyor burada. Köydekilerin ateşte sütü beklemelerinden farksız her şey. Bir taşımlık kaldık her şeye. Yola çıkma sebeplerine rağmen, yine yolda, karşılaşabilme umutları yeşertiliyor karşı iki cins arasında. Yola çıkma sebepleri fark, karşılaşabilme umudu taşıyanlar eşittir sıfır. Sen biraz düşünme Suna. Su iç umutların üzerine. Umutlar yeşermez. Sular yaşartır. Bazı sular yaşartır Suna. 

 

"Bak" dedi, "Ne diyeceğim." Başka şeyler, bambaşka şeyler düşündüğüm anlaşılmasın diye tezgahın başına geçmiş, önümde duran yoğurdu var gücümle çırpmaya koyulmuştum. Bu gibi anlar, yani anlaşılmak istemediğimiz zamanlar, anlaşılmamanın gücünü çırpmanın şiddetinin belirlediği, veya uğraştığımız şey her ne ise, onunla ne kadar fazla uğraşır gibi göründüğümüzün belirlediği zamanlar olmuştur çoğu zaman. "Bırak şimdi elindekini" dedi. Hayat da böyledir. Yüz yüze gelinsin ister. Gelinsin ister. Göz, gözü görse anlayacak, anlayacaklar. Bir keresinde fazla yabancı olmayan orta yaşlı bir adama sormuştum, "Nasıl anladın?", diye. "Bazı şeyleri anlayamazsın, hissedersin", demişti. Ve bu his, hiçbir zaman bir sonraki hisle aynı olmaz, benzeşmezmiş. "Hissetmeye yeltendiğinde hissedemeyince anlarsın." Döndüm, baktım. "Bana pişmanlığı tarif edebilir misin?" dedi.

Öğlene doğru sokağa çıkmıştık. Bütün yolların sonuna çiçek koymuşlar. Duraklar, falan filan. Öyle ki dönülen yerleri düşünen yok. Ve yine hayat gibi diyorum. Her şey önümüze bakmamız için-miştir. Kimse gittiği yerden bir dal sümbülle dönmez. Bir kere yitilen bir yere de kimse çiçekle gelmez. Ve yine yaşarken, kimsenin bundan haberi olmaz. “Al sana pişmanlık” diyorum. “O çiçeği bekleyerek yaşıyorsan çoktan pişman olmuşsundur.” 

Akşamüzeri anlaşılıp anlaşılmadığım zamanlar üzerine düşünme fırsatı edinmiştim kendime. Eve dönmüş ve tezgahta yoğurt olmaktan çıkmış bir yoğurda baka durmuştum.

"Ve böylecedir

birisi ölür

ve birisi yaşar

Hiçbir avcı,

çukura dökülen hor bir arkta inci avlamayacaktır.”

Karanlıklardan geçeceğiz, karanlıklardan. Önümüze taşlar çıkacak. Çoğu kez bu taşlar doğuştan orada bulunmayacak, insanlar tarafından sonradan önümüze çıkarılacaklar. Hep birlikte Bacon’u anacağız. Hem öyle bir çıkarılacaklar ki, sorma. Kimin ve niçin öyle bir şey yaptığını sormaya fırsat bırakmayan acılar yaşatacaklar. Sorma, sormak aklımıza gelmeyecek. Sorma, çünkü kimse cevap vermeyecek. Kimse cevap vermeyecek ve sen de, böylece deliye döneceksin. Gerçek şu ki görmüyorsun, görmeyeceksin, karanlıklardasın, çoğul karanlıklarda ve her şey bir anda olup bitecek, her şey. Hazırlıksız yakalanacaksın acılara. Şaşacaksın, aniden bastıran sağanak yağmurlar gibi yağacak acılar üzerine, elin kolun bağlanacak. Senden başka, seninle birlikte, başka karanlık yollarda yürüyen insanlarla tanışacaksın. Onlara, aslında bildikleri bir şeyi anlatıp, -çünkü onlar da aynı yoldan geçmişlerdi, yine onlar tarafından balıkların suda yaşadığı gerçeğini bilmek kadar olası bir bilinçle anlaşılacak, fakat, bunu bilip, yine de onları sudan çıkarıp avlayacak kadar umarsız olan davranışlarıyla karşı karşıya kalacaksın. Anlaşılmadıkça alışacaksın. Anlaşılmamaya alıştıkça anlatmayacaksın. Ve bütün bunlar olurken, sen karanlıklar içinde yürürken yani, en son aydınlığından bu yana hiç ilerleyemediğini aslında, bir sonraki aydınlık sana geldiğinde anlayacaksın. Bir sonraki aydınlık sana geldiğinde nasıl bir önceki aydınlık kadar olduğunu, -kaldığını, göreceksin.

Ah, bu kumru bile olamayan halimizle nasıl bir çıkmazın içinde çırpınıp duruyorduk biz Karin? Çözülür deseydiniz, bir kuş gibi ürkekçe size inanabilir miydik?

İnanırdık efendim. Çünkü biz karanlıklardan geçtik. Biz bu karanlıklardan geçerken, -her ne denli alışmış olsak dahi, aydınlıkları düşledik. En son aydınlıklarımızı. Bir serçenin dudağınızdan su tutuşunu, yediverenlerin nasıl güzel koktuğunu, bir derenin sırtınızdan akıp yatağını buluşunu. İnanırdık efendim.

Nitekim hiçbir zaman, zaman bir kanguru gibi geriye yürüyemeyen bir canlı olmaktan ileriye gidemeyecekti. Oysa bir canlıysa, ileriye muhakkak gitmesi gerekecekti. Bu, yaradılışın bir getirisi. Sizin yaradılışınızla bizimkisi bir kuple örtüşmeyecekti. Biri elinize bastığında, sizin canınızın acıdığını göz yaşlarınız yerine öcünüz gösterecekti. Bir hırs kaplayacaktı etrafı. Kumrular ötüşmeyeceklerdi. 

İpekten bir kuş konmuştu ipekten de ince tenine. Daha önce kulağına çalınan bir şarkının bir yerlerden bir şeyleri hatırlatır gibi olacağı, fakat neyi hatırlattığını anımsayamayacağı, hatırlayacak bir şeylerin olup olmadığını kestiremeyeceği günler yaşayabileceğini düşünmemiş bir uzak ülkeler efendisiydi. İpekten bir kuş kanat çırptı göğsünde. Efendi heybetli, büyük. Efendi güçlü. Bir kuş, ipekten bir kuşsa eğer her kanat açışında bir parça eksiltirdi üzerinden. Kuş narin. Küçük. Fakat ne ki, en dev bir beyefendinin yüreği bile bir kuş kadardı. İpekten bir kuş kanat çırptı efendinin sol göğüs kafesinde. Her ne vakit kanatlarını açtıysa kendi cüssesinden bir o kadar daha genişliyordu. İpekten bir kuş büyüyordu. İstiyordu, büyümek istiyordu. Büyüyecek, bütün bir kalbi kapsayacaktı efendinin sahip olduğu. Her ne vakit büyümek için kanatlarını açtıysa o vakit bir yürek yıpranmaya başladı. Yavaş yavaş bir yürek zedelendi. Kalbin aşınan duvarları arasından uçup gitti artık kırmızı olan rengiyle ve kırmızının da ağırlığıyla. Yine küçük, yine narin. uzun uçuşlar olmaksızın artık fakat. Duraksayarak. Efendiyse hala büyük, heybetli. 

İpekten ince bir el konmuştu o gün tenine. Efendim, nasıl olmuştu da hissedememiştiniz üzerinizde yaşanan o sarsıcı depremi içinizde? Hiç anlayamayacaktım, gerçeğe en yakın olduğumuz zamanların, yaşamın sahteliğinin tutacağı zamanlara denk gelişlerini. Nasıl boyandığını, ne giydiğini bu yaşam üzerine de ikiyle ikinin toplamının üç ediverdiğini. Henüz anlayamadan her şey olup varacağı yere varacaktı. Bunu bilmiş olmanın getirdiği çaresizlikse en dev bir efendinin kalbinin ağırlığından daha ağır yer kaplayacaktı üzerimizde. 

Böyle diyordu Karin, gençlik sesiyle, içli sesiyle, içkili sesiyle. “Ne düşünüyorsun” diye sormuştum beş dakika önce. “Hiç” deyivermişti önce. 

Eskiden, çok çok eskiden, biri, bir bitki büyütmeye karar vermiş evinde. Almış ve onu evinin bir köşesine koymuş. Dışarıdan güneşi almış bitki, içeride sevgi varmış. Sonra, daha sonra büyümüş bitki, dalları uzayıvermiş, çiçek vermiş, yeşermiş. Yerini sevdi sanılmış bitki. Ya da sevmiş. Daha da sonra, artık bundan da sonra, o bitkinin diğer bütün türleri için kainatta tek bir yer edinilmiş. Kendinden sonraki bütün bitkilerin kehaneti olmuş, cam kenarlarında, gölgede, üç günde bir sulanmasıyla bir bitki. Bundansa hemen sonra, farklı evlerin aynı türden yerlerinde bu bitkiden yetiştirilmeye çalışılmış. Dışarıdan güneşi alan, içerisi sevgisiz. Üç günde bir defa sulanan, günde bir defa konuşulmayan başka başka evlerde. Solmak bundan. Yitmek bundan.

Bir keresinde çok istediğim bir şeye kavuştuğumda “Bu kadar mı” diye sormuştum içimden kendi kendime. O kadar olduğunu çok istediğim bir şeye kavuşamadığımda anlamıştım bir keresinde. Bir keresinde mutlaka mutlu olmuştum. İki tane yaşlı adam görmüştüm hiç konuşmadan yürüyen. Yolda bir şarkı duymuştum. O an çok sinirlenmiştim. Bir keresinde yaptığım şey doğru değildi. Kötü bir şey yapmamıştım hiçbir keresinde. Yine de bir keresinde konuşmamıştım. Herkesi mutlaka bir keresinde dinlememiştim. Yaptığımın ne kadar yanlış olduğunu anlamıştım. Çok geç olmuştu bir keresinde. Çok geç olduğunda evden çıkıp gitmiştim. Bir keresinde çok geç olmadan çıkıp gitmek istemiştim. Kendimi insanların yerine koymak yerine bir bitkinin yanına koymuştum her keresinde. Her karesinde bir şeyler olmuştum yaşamımın. Yaşamın bir başkalarıyla olan karelerine denk düşmemişlerdi bir keresinde bir yaşamım. 

"Gidelim" dedim kendime, bir başka evin aynı yerine. Kara yolları, hava, deniz aşırı her neyse, onunla. Savunmak zorunda olmadan, suya gerek duymadan nasılsa büyürüm istesem de istemesem. Ki eminim sonsuza dek, bir keresinde çok güzeldi yaptığım şey. Ama susuz olmaz. Arınmadan olmaz.

Keşke bir keresinde bir kerelik olması takdir edilmeseydi. Bu aralar tek arzum buydu Karin. 

image

Fazla söze gerek yoktu.

Fırtınadan yan yatmış ağaç gibiydik.

Yerküreye daha yakındık, toprağa daha yakın.

Uzaya da aynı anda.

Yalnızca bir ölüye üzülmüştük.

Begonvillerden bozma bir kadınla

Çakıl taşı bir adama.

Doğa, bir içki gibiydi, bir sigara.

Biraz eğildin mi bir bitkiye, köklerini merak etmeye başlayıveriyordun.

Hala aklımdan çıkmıyordu,

Nasıl yakındık.

Dirilerden yakınırdık.

İnsanoğlunun bulunduğu her yer

Her yer

Tehlikeye yakındı.

Allah’ın aşkına, annenin aşkına, bir şeyin aşkına işte;

Anla. 

Cam kavanozlardaki süs balıklarından niceydi halim. O an, ne konuştum, ne de sizi duymuştum efendim. Suyun bu tarafında uğultu var. Çok fazla uğultu var, ne demiştiniz, sizi anlayamıyorum efendim. Bana öylece konuşmayı bırakır mısınız? Sesiniz, onu ezberlememe mani oluyorsunuz. Hatrımda kalan sesiniz benimle güzel konuşuyordu, siz şimdi niçin bunu öldürüyorsunuz? Efendim, bu yaptığınız canilik. İçinde bulunduğumuz şu an bir cinayet hali. Lütfen sesinizdeki miğferi solumdan çeker misiniz?  

Apartman görevlisi son kez etrafı kontrol ediyor, evlerin odalarında yanan ışıklar bire düşüyor, kimileri hepten sönüyor, ben karşı dairedeki genç bir kadına üzülüyordum. Avizenin titreyerek yanan ışığının altında ışık kadar kararsız gözlerini buradan seçebildiğim kadarıyla camdan, içi su dolu büyükçe bir kavanozun yanında duran, kanepenin bana göre sağ kolçağına üç dakika önce savrulup fırlatılmış ceketine kilitlemiş. Üç dakikadır orada gözlerini kırpmadan oturuyordu. Üç dakikadır gözlerini kırpmadan orada oturuşuna tarifler üretiyordum. Bana anlatıyordu. Hiçbir zaman insanların onu anlaması için büyük bir çabası olmadığını, kaldı ki dünyada seçeneklerin asla olmaması gerektiğine inandığını fakat insanların insanlara yüklerini hafifletmek için anlama özgürlüğü vermesi gerektiğini çok önceden öğrendiğini söylüyordu. Bu özgürlükler onun demesine göre bazen bir tarafı diplere çekiyor diğer tarafı yalancı bilmişliklere itebiliyordu. Hatta bazen bilinenlerin yalan olduğunun farkına bile varılamıyor fakat dipteki yine dipte kalabiliyordu.

Dipte yüzen balıklar değişmezlerdi. Hep dipte, fakat yine yüzerler.

Böyle böyle, bu şekilde konuşuyordu benimle genç kadın işte. Dipte yüzen balıkları getirdim aklıma. Yine yüzüyorlardı, solungaçları vardı diğerleri gibi ve açılıp kapanabiliyorlardı. Belki daha geç büyüyorlardı. Yukarıdan atılan yemler onlara ulaşıncaya kadar, onlara ulaşamıyordu. Belki daha geç iyileşiyorlardı bu sebeple. Ve kendileri gibi, yine, yalnızca, dipte yüzen balıklarla arkadaşlık edebiliyorlardı. 

Konuşmalarına cevap verecek gibi olsam, ölsem beni duymazdı. Cam kavanozlardaki süs balıklarından niceydi hali. Kalktım, Birhan Keskin’den bir şiir okudum:

"İçerden yürüyen ve püsküren su

Fokurdayan lav kaynayan felek

Bunca şey birbirini ite kaka oluyor

Ve katılaşıyor dünya giderek.”

Biz büyüdükçe şehrin bütün evleri küçüldü. Başımızın üzerindeki tavan, başımızın üzerine yaklaştı. Şimdi bir zürafa kadar güçlü, bir sincap kadar bedbahtız. 

Üzerinde jilet gibi ütülenmiş gömleği, yüzündeyse sabah olunmuş tıraşı ve yeni yıkanmış süveterinin kokusuyla kapıya en uzak masanın duvardan tarafa olan sandalyesinde oturmuş, etraftakilere, “Mükemmel kadın”a sahip imajını layıkıyla geçirebilmiş bir adam gibi duruyordu. İzlemeyi sevmeyen etraftakiler, onun “Mükemmel kadın”a sahip olduğundan bir an bile şüphe etmediler. Çünkü bir kadının güzelliği bulaşmıştı eline yüzüne. Çünkü ancak bir kadının güzelliği kadar böylesine yerli yerinde olabilirdi adamlar. Böylece etraftakiler, hep etrafta kaldılar. Masaya önce iki kadeh kondu. İki kadeh, bir şişe. Hiç istifi bozulmadı etraftakilerin gözündeki “Mükemmel kadın”a sahip olan beyefendinin. Hala “Mükemmel kadın”a sahipti. Mezeler geldi. Bir, iki, beş. Çalgıcılar başladı. Çalgıcılar çaldı. Sözler seslendi. “Kadın” seslendi. Bir kadeh boşaldı. Yenisi eklendi. Bir, iki beş. Siyahtan açık, kahveden koyu bir masada, kolları dirseklerinden bükülmüş, tüm temizliğiyle orada oturmuş bir beyefendinin şişeler geçtikçe eline yüzüne bulaşan “Mükemmel kadın”ını görmeye başladı izlemeyi sevenler. Etraftakiler hala aynı, etraftakiler. İzmaritin kül tablasıyla buluştuğu yerde yanmaya başlıyordu “Kadın”ın yüzü. Dağılıyordu, kül oluyordu parçalar, sözler. Ah sözler. Yahu “Kadın” sesleniyordu. Sese bürünüyordu. Gözden, kokudan ibaret oluyordu. Bir adam yanıyordu etraftakiler görmeden. Bir, iki, beş. İş, işten geçiyordu siyahtan açık, kahveden koyu masayı aydınlatan sarı lambanın altında. Bir güneş de geçiyordu günden. Bir “Kadın” da. Fakat Karin, beyefendi kaldı. Güneş günden, iş işten geçti, çalgılar sustu, etraf dağıldı, izleyenler, orada bir yerde izlemeye devam ettiler. İzleyenler, “Mükemmel kadın”ın olmadığını biliyordu. Bilinmesi gereken şuydu ki Karin, “Kadın” da olmamıştı.

Bir filmde şöyle söylüyordu: “Bazen yaşadıklarımı gerçekten yaşadım mı yoksa hayal miydiler anlayamıyorum.” Bu belirsizlik senin de nefesini kesmiyor muydu Karin? 

Üstelik etraftakilerin hala olan bitenden haberi yokken. 

Olan bir şey vardı, bitti. Buydu.

Bir evsizin bir yerlerde ateşinin söndüğü yerden yanmaya başlar pişmanlığımız. Bir köpek bir sokağın başında durur. Uzun bir sokağı olan evlerde oturmuşa döneriz, bizler. Bir köpeğe döneriz, bir yola döner. Biz, sizler sokağın sonunda gözden kaybolana dek gözümüzü ayırmayız üstünüzden. Biz, tonlarca laf dökülen ve her ne hikmetse yine de yürünen taş yollar oluruz. Çökeriz, kırılırız. Tonlarca asfalt dökülür yine üzerimize. Sizler yürürsünüz. Bizler dümdüz oluruz, herkesler yürür. Bizim içimiz oynar yerinden, milletler yürür, içimiz yıkık dökük. En çok yabancılar merak eder.

İki bardak su içmişti o gün. Biri sabahtı, diğeri uyumuşum. Diğeri sabaha karşı olması muhtemel iki bardak su içmişti. Bir bitkiye benzemeye çalışmak için çok fazla sayıda hayvandan vazgeçmiş bir köpek balığının hikayesini okuduğunu anlatmıştı. Küçük bir açlığın onları ilelebet, kitaplarda ve televizyonlarda, mütemadiyen uzak durulması gereken ve ürkütücü canlılar yaptığını göstermiş canlılar, canlılara. Hakkını teslim ediyor, “Evet” diyor, “Gösterdiler.” O gün, hikayenin başkahramanı gibi iki bardak su içmişti. Yine de içinde bir şeyler yeşerememişti.

Bir kara parçası üzerinde yaşamak demek, kaçmaktır. Yürüyerek kaçılır. Koşarak kaçılır. Bütün kaçanlar, yürüdükleri yerin, asfaltın altındakileri bilmekten kaçarlar. Onların orada olduklarını bilip görmekten kaçarlar. Kırık taşlarla aralarına bir çizgi çekerler, yine kaçarlar. Kimse eksilmiş şeyleri tamamlamak istemez. Eksik şeylerle birleşilmez. Eksik şeylere karışılmaz. Eksik şeyler, kırılmış taşlar, bir yerlerinden keser, kanatırlar. Sonra bizler. Kesilmiş yerlerimizden yüzmeye başladık. Sonrası da oldu elbet. Sonra kanımız karıştı sulara. Biz suya bulandık, su kanımıza. Gördük pespembeydi etraf. Sonra yenilendi sular. Dört bir taraf mavi. Ama mavi, ama tenimizin rengi neyse o. Neyse o, neyse o karışsa da aklımızdan silinmedi.  

Bir hakikat der ki, en çok balıklar bilirler. 

Yanlış bir karar vermekten her zaman için korkanların ve her zaman için yanlış karar verenlerin ağzından, hep bir ağızdan yükseliyordu o nahoş kelimeler. “Bekleyelim ve görelim.” Ya kalacağız çünkü ya döneceğiz. Bekledik bir müddet. Yeterince şanslıysak bizi iyi hissettireceğine inandığımız sonuçlara ulaşabilecektik. Beklemek gerekirdi. Çünkü zaman, tanrının eli gibi bir şey. Şanslı değilsek eğer, üzülmeyiz. Dönebiliriz. Dönmezseniz. Vardır bir bildiği elin. Eğer inanmıyorsanız tanrı aşkına gelin, söyleyin. Ama karar veriniz efendim. Apartmanda ağlayan bir kediyi içeri alacak mısınız, almayacak mısınız? Bir telefon kulübesine daha kaç kere gidip geleceksiniz?  

Mevsimi olmayan bir meyvenin, olmayışından çok, olduğu zamanlarda ağzımın içinde bıraktığı o tada içlendim durduk yerde. Anılar hatırlamaktan geçer, ve insanlar anıları özlerler nedeniyle. Apartmanda ağlayan bir kediye süt verdim geçen günlerden birinde. Bir büyüğün de dediği gibi, gelenin işi gitmekti. Turuncu meyvelerin mevsimi kış, kırmızılarınki yaz. Büyüdükçe hep bir fazla hatırlarız. Kedi gitti. Gitmenin mevsimi olmaz. Ben, şu an, kalkıp bu kapıdan çıkabilirim. Sen, bir şehri terk edebilirsin. Ayrı.

El birliğiyle, buluşacak ortalar yaratmamız lazım.

Üstelik telefon kulübeleri eskisi gibi değil. Dışarıdan gelen aramalara kapalıyız. 

Bir meyveyi mevsimi dışında yetiştirebiliyorlar artık. Olmazlar kalktı. Bir adam kendini bile öldürebilir artık. Zor, ama olmazlar kalktı. Olmazların zorlarla değişti anlamları. Anmalar düzenlendi zorluklar için, her gecenin sabaha karşı saatlerinde. Saygıya durdum zorluklar için. Sen söverdin. İki elin iki cebinde dalgın bir şekilde yürüdüğün anlardan, iki elin iki cebinde dalgın bir şekilde yürürken yabancı bir yüzle göz göze geldiğin anlar daha vurucu yalnızlıklar yaşandı. Çünkü anlarlardı. Birilerinden birileri mavinin en koyu tonunu seçti yaşamak için. Birilerinden bi’ ileri mavi. Herkes yaşadı.

image